brüt zamanda alınan onca sıkıntılı yolun sonunda kara göründü diyemem. kafa yapan, sehpadan yalnızca anahtarları alarak çekip gitmekti.
şimdi sandığım gibi değilmiş hiçbir şey bu, sandığım gibiymiş her şeyden daha iyi bir şeydi. sevdiğin biri öldüğünde de hayat devam ediyor, bilmem ki bu iyi bir şey miydi?
reenkarnasyona rezervasyon yaptıran sahte sarışınla sesli okumalar: kızılderililer kafa yapar, oral seks bağımlıları kafa yapar, politikacılar, korsan ayakkabıcılar, denize açılan bütün yollar, elbiseye insan uyduran gaddar modacılar..içinden üç kısa film çıkarabileceğiniz loş bakkallar.
şimdi içimden bütün sarışınların saçını siyaha boyuyorum ve aynı anda gülüyoruz. seks hatrı sayılır kaygan bir sanat, belki tutunamayanlar bunun için yazılmıştı, repliğin sonunda bant kaydıyla gülen kalabalığa iştirakti hayat.
kafa açan; yer altında ölmüş annelerine rastlayan madencilerin rüyalarında kuyu açmak ve gayet hard porn bir gülümsemeyle ayakta dikilirken otobüsü kaçırmak.
kafa açmak..
sonunda kara görünse bile.
sonrasında macerama az kullanılmış bir kütüphanede çocukluğumu kovalayarak devam edecektim.
ben de kaçacaktım devlet markalı bir ölümden; sesimi üçe bölüp, ilkiyle eski bir şarkıya sığınarak. ardımda artı bir kadın, artı bir hayat, ortasına ateş edilmiş artı bir hüviyet, kusursuz bir artı onsekiz.
fazlası da değildim.
durmadan deri değiştiren ruh halleri
zamanın saçmalayan ve kana susamış hazin izlerini birazıyla hafifletirken, geçmiş dediğimiz o kırık ayna geleceğe ışık tutma çabalarımızı da içine alacak mı?
yüzümüzün kaybolan yarısıyla
ve içimizi keserken…
kan
aynadaki şiir…
adam
arsız kemirgenliğinden muzdarip saydam duvarlarıma vurdukça kendini
yeni bir şiir dökülüyor dudaklarımdan
adı ….
keskin
ve acı verici
teninde kıvranan alkolik bir tanrıdan kaçarken
tökezleyen bileklerin
kanlı neşterimde bir dua gibi
öpersen incelecek aşk
öpmezsem kopacak boynumda idamlık bir zanaat…
adam
gözlerinden yavaşça kayarak
soysuz meşrebimin üstünü çiziyorum
ve
ölgün bir manzaraya konduruyorum esnekliğimi
uçurum dediğin, şimdi zamandır
kaçarken patika döküyorum
ikimiz için
dünyaya dayanarak
içimde hemen gideceğine dair suratsız bir tasa
bana deli gibi bakıyorsun
bir deli gibi sevişip
bir deli gibi dokunuyorsun
şimdi saatler akrebin kuyruğundan da kısa
ki sadece senin için bu kadar uzadı
kendi kısalığımda boşalan gevşek dakikaların
takvimleri vururken gülen çehresi
boynuma doluyorum bak kendimi
asmak için
asıldığım mesafeyi
sen yerinden
sen için
sen diye diye
dudaklarına ölüm bulaşmış
seni ne zaman öpsem eksiliyorum
şimdi ağız kıvrımlarına atık kavramlar ekliyorum
üstümüzü örterken gece
ki ruh hep çıplaktır
en iyi terzilerin elinde
soyun
giyinmek gizli esaret
ensenden süzülen vahşetin
kanlı kucağında
erk ruleti oynuyorum.
merakımı bağışla Tanrım,
yerim özet görüntüleri
sahnenin tümünü kutsayıp ellerimle piç edişimin
yirmi dokuzuncu senesinde
perdelerini bana bağışla
Tanrım bağışla.
lanetlenmiş camlardan aldığım yudumlarımla
dibe vuruyorum
irtifa camdan süzülmekmiş
Tanrım kafam güzel,
yerin altı dediğin şişenin dibi olabilir mi
ve evet
Tanrım
senin kırılan tırnağının acısı, bir dağı kanırtmak mı
vahiy beklemiyorum artık
boğazımı yokladığımda dökülenler yutkunamadıklarım
uzak ve doğu mu her şey Tanrım
bir paragrafın tam kalbindeyken
can alıcı cümleler
bozuk bağırsaklarla biten son mu
Tanrım
ulu-ortasın
yolların ırzına geçen lastiklerin yolcularını
kandırıyor
kulağıma nişan aldığın sabahlar
ve geceden alkole yatırdığı bacaklarını
ne de kıvrak aralıyor yarattığın kadınlar
vahşi bir kapı gibi
ilahi Tanrım
duysana beni
Pegasusa öğrettiğin gibi
edebimle uçmak istiyorum
ellerinin kilden bir kalıbını çıkarmalıyım
benim kalbimi başka türlü kavrayamaz
fazlalıklarımı söküp atamazsın
ellerini bir orkestra şefi gibi kaldırdığın an
bütünüm ayrı telden çalmaya başladığında
detone olmuş dudaklarımı kurtardığında
ben şarkı sözlerini unutan şaşkın bir vokale dönüşüyorum
sanırım bu şefliği sevecek
en fazla akordu bozuk ellerimi keseceksin
ve sanırım benim sesim kesilecek
kürek kemiklerimde define aramayı bırakıp
eşelesen omuriliğimi
bu şehrin en işlek caddesi
“bir kadın bir şehre değişilir mi?” diye sorduğunda içinde kadın barındıran şehirleri
içinde şehir barındıran kadınlarla sevdiği
bir ambargo anlayışı var
farkına varıyorum.
ara sıra maden kömüründen, buğday tarlasına form değiştiren saçlarımla yüzünü örttüğümde
yüzü, kızılı mavisine iki beden büyük gelen bir
morla yıkanıyor
yüzünün coğrafyasında gözlerinden yanaklarına
alnından sakalına göçebeyim
çadırımı dudaklarına kuruyorum
artık istediğimizde konuşabileceğimiz
her dilden cümlelerimiz olacak
bugün tahminen boğazı doldurabilecek sularımdan
saydam yollar çizmeye başladım
yol kuzeyden başlıyordu
bir ayağım güneyde
herşeyin tam ortasına bacaklarımı açmış
öylece bekliyordum gün dönümümü
ani bir esintiyle dağıtılmış amaçsız yaz günlerinin dallarına asılıydı kışlık kelimeler
güneş yaktı onları
harfler kıvrıldı
kış zaten iyice uykusunu almıştı
kalabalık yüzlerin çocuklarına hizmet ediyordu
göğüs kafesi yaylı şehir
giriş kapılarımı yokluyor
tam ortadan şehrin yayı atıyor
ve evet başım dönüyordu
sonra tam ne zaman hatırlamıyorum
ben de elma şekerine bulandım
adamlar sevdim
çizgilerimden taşmış yol gösteren adımlarını da
öldüler
topraklarından huzurlu anılar inşa ettim
sonra
dizgisi boşalmış kitaplara kulak verdim
dudaklarıma atılan dikişler
erotik bir terzinin diş emeği
her makas alımında harcanan iplikler
karaborsada
ben
Meryem-e hiç,
Marliyn-e yedi kala
topukla kızım topukla
Fincandaki kahveyi dikmek için latince öğrenmek de ne demek oluyor! Sen ki dört dilde susabilen birisin. Doğduğunda sekiz yaşındaydın. Sorardın balıkçılara, kedileri nasıl yazarım, diye. Balıkçılar da okurlardı yazdıklarını ama başkalarının yazdıklarını okuyamazlardı. Bu yüzden ne zaman kız kulesinin önünden geçseler, okurmuş gibi yaparlardı. Ezberlerindeydi o yapı. Sen okumaya kedilerden başladın. Derken köprüleri söktün. Zor zaptetmiştik seni Galata yanarken. Bağırıyordun, defterim yanıyor, diye. Ne bilelim İstanbul’un senin harita metod defterin olduğunu. Uzun sürmedi hüznün. Yeni deftere temize çektin İstanbul’u. Herkes belediyeden bildi ama ben içten içe biliyordum senin yazdığını. Ta o zamanlardan anlamıştım Kadıköy’ün imzan olduğunu.
Hatırlar mısın bilmem; sen bir gece kucağında adını “Yumuşak G” koyduğun bir köpekle kapıma dayandın. Ağlıyordun. Ne oldu diye sormalarım gözyaşlarınla siliniyordu. Hatta bir ara sesimle ağladın. Çok sevdiğin saksıdan çingene çiçeği içerken, bu köpekle başlayan cümle kuramıyorum, demiştin. Cidden öyleydi. Kurulmuyordu. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken köpeğin aklına bir fikir geldi. Beni, dedi yumuşak g..Cümlelerin arasına koyun. Gülümsedin o anda. Sığar mı diye kelimenin içinde denediğinde çok da mutlu oldun. Derken aşık oldun. Her sabah sokağınızdan geçen uyanışa vuruldun. Yazmıyordun artık. Konuşmuyordun. Günün yirmi dört saati uyuyup uyanıyordun. Sanırım o uyanmadı senden; sense uyumadın ona. Bir ara balkonda üzümleri yaza tercüme ederken, farklı gerçeklerin insanlarıymışız, demiştin. Çok sonra anladım.
Bir gün sana bir şiir yazayım dedim. Kağıtlar uykuda olduğundan çay bardaklarına yazdım. Uzun uzun demledim cümleleri. Okurken sesinden dumanlar çıkıyordu. Duyamıyordum sesini. İşitemiyordum senden şiiri. Aniden kayboldun.
k-(alıntı)
ateşin mavi oyununa boyanmış deniz
diş geçirilmiş sıcaklıkta
köpükler irkiliyor
ayak basılmaz kavislerde
devinim savurgan
ağızlarca damgalanan soluk
deliliği bedene yığıyor
yol ıslak
biçimini kutsa!
B.
Bloguma Dokunma!: Bildiri
Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır.
Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog…
“diyalektiğin dibine vurasım, yabancı sözcüklerle ortamı şenlendirip anlaşılmaz olasım vardı.”
- yazacak hiçbir şey yok.
- geçen gün yaşadığın macera dolu otobüs yolculuğunu yaz.
- otobüs yolculuğu yazmaktan sıkıldım.
- o zaman, hani geçen akşam Beşiktaş İskelesi’nde bağıra çağıra şarkı söylemiştin ya kendi kendine, onu yaz..hem millet iyice kayışı kopardığına da emin olur böylece.
- ne ilgisi var! oranın akustiği iyi diye söyledim ben! hem onun yazılacak bir tarafı da yok.
- doğru.
bir süre susarlar.
- duvara şu ağacı çizmese miydim? her tarafı kapladı.
- uok yok iyi oldu o. altında tam Gogo ve Didi gibi olduk bu sayede.
- ama bana sürekli “beklemek” fikrini hatırlatıyor.
- çünkü sürekli bekliyorsun.
- 60 gün oldu bugün.
- onu yaz mesela?
- onu yazarsam düşünürüm..düşünürsem ağlarım..ağlamayayım şimdi.
- tamam..ama günleri de sayma artık istersen.
- havuç yiyelim mi?
- olur.
duvardaki ağacın altında, uzunca bir süre, açmadıkları televizyonu izlerler.
- aşk hakkında yazmadın bu ara hiç..oysa en banko konudur aşk.
- aşk hakkında yazabileceğim bir şey olduğunu sanmıyorum.
- saçmalama!
- yaşamıştım sahi..bazen onu da ben yazmışım gibi hissediyorum..başroldeki kadına kendi adımı vermişim de o yüzden yaşadığımı sanmışım gibi..
- kendine bu kadar dışarıdan bakmayı kes!
- biliyorum..çok uğraştım ama deliliğe istidadım yokmuş, onu anladım.
- nasıl?
- ne nasıl?
- havuç nasıl?
- havuç işte!
yazı yazmak için bir çağrışım yakalama umuduyla kitaplığı incelerler.
- her şeyi yazmışlardır belki de. bana yazacak bir şey kalmamıştır, olamaz mı?
- olamaz. kelimelerin matematiği başka..yazının sonsuza giden bir döngüsü var.
- iyi de ben niye bu formüle dahil olmak zorundayım ki?
- değilsin..ama seviyorsun bunu, kabul et.
- böyle yazamadığım zamanlarda sevmiyorum!
- oldu işte, sinirlendin..hadi başlayalım.
- neye başlayalım?
- yazmaya..
- sana n’oluyor be!
- aklının içine geri dönüyorum işte..bekle.
“sürekli bişeyler bekliyoruz diye düşünür..ses artık içinden gelmektedir.”
- tamam hadi yazalım..
kımıldamazlar..
.